Bir Metod Olarak “Çağdaş” Dans
Bu makale, bir yazı dörtlemesinin (kısaltılmış) ikinci halkasıdır. 90lı yılların ortalarından beri gözlemlediğimiz dönüşümlerin dans tarihsel bağlamını ele alan “Çağdaş Dans’ta Koreografik Yaklaşımlar” birinci halka (bkz. www.dansistan.net) olup bir sonraki, yani üçüncü halka, “Koreografi” mefhumu üzerinedir. Dördüncü olarak da “Uluslarötesi bir Sanatsal Alan Olarak Çağdaş Dans” konusunu ele alan ve doktora tezimin girizgâhını oluşturan bir makale hazırlanmaktadır.
“Çağdaş dans” mefhumundaki “dans” tanımının “müzik temposuna uyularak yapılan ve estetik değer taşıyan düzenli vücut hareketleri, raks” (www.tdk.gov.tr) anlamına gelmek zorunda olmadığını sanırım artık biliyoruz. Fakat, “çağdaşı” ne yapacağımızı – ne anlama geldiğini bildiğimizi iddia edermişçesine kurduğumuz derneklerde, organize ettiğimiz festivallerde, panel/konferans/seminerlerde, çay davetleri ve kokteyl sohbetlerinde bol bol kullansak da - hâlâ kestiremedik... “Ben modern dans yapmıyorum artık; çağdaşla uğraşıyorum” derken ne, “ne yani, şimdi sen bana ‘modern dansçı’ mı diyosun?” gibi kulaklarımla şahsen tanık olduğum tümcelerde ne denmek isteniyor? Birincisinde “çağdaş dans” stilistik-estetik bir kategori olarak algılanmış ve demode olan bir “modern” dansın tahtına oturmuştur. İkincisindeyse “çağdaş dans” bir janr olarak algılanmakla kalmayıp bir liyakat nişanı payesine yükselmiş, “modern” de adeta bir hakaret/itham olarak karşılanmıştır.
Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere “çağdaş” mefhumu “daha iyi” olma gibi normatif bir iddia olarak algılanmaktadır. Şimdi, bu tür söylemsel/varsayımsal kaslarımızı gevşetip sosyolojik-dans tarihsel olanları çalıştırarak bu duruma bir daha bakalım; normatif olarak değil, analitik yaklaşalım...
Dans alanında “çağdaşlık” mefhumu, “muassır medeniyetler seviyesine erişmiş” bir dans olmadığı gibi benzer estetik özellikler gösteren eserleri kapsayan bir döneme işaret eden tarihsel bir kategoriden de farklı düşünülmelidir. Ben buradaki çağdaşlığı dansa ve koreografiye belli bir metodolojik yaklaşım olarak değerlendirmeyi öneriyorum. Bu metodolojinin anahtar kavramları - performativite, olay-laştırma, refleksivite ve özsüzleştirme – ki bunlar içiçe geçen, birbirlerinden pek de ayrı düşünülemeyecek kavramlar.
Performativite
Öncelikle “çağdaş dansı” temsîlî değil, “performatif” bir kavram olarak ele almak lazım, aksi takdirde Matrix’ten çıkamayacağız. Kendi başında hiçbirşey ifade etmeyen “çağdaş dans” kavramını böyle bir sanatsal alanı meydana getirme iddiasındaki aktörler - kurumlar, sanatçılar, distribüterler, izleyici, vb. - olarak bizler icra ediyor, kurguluyor, meşru ve geçerli kılıyoruz. Yani, “çağdaş dans” bütün bu sanatsal alanın failleri tarafından “performatif” olarak kurgulanıyor; “performatif” olarak kurgulanmış olan bu mefhumun kendisi de “performatifleşerek” birtakım eylemler icra ediyor. Neler yaptığı, neleri kapsadığı, kimleri içerlediği, kimleri dışladığı, varolan hangi yapım, dağıtım ve sunum yapılarına entegre olduğu, hangilerini dönüştürüp hangilerini yok ettiği, hangi ortak problemleri tanımladığı, hangi çözümleri önerdiği, ne tür işbölümü ve işleyişlere dayandığı, uzun lafın kısası, gerçek anlamda bir sanatsal alan oluşturmaya yetip yetmediğine bakmak gerekir ki, bu yazı dörtlemesinin son halkasını Howard S. Becker’in “sanat dünyaları” ve Pierre Bourdieu’nün “kültürel üretimin alanları” bakış açılarından esinlenerek “uluslarötesi bir sanatsal alan olarak çağdaş dans” konusuna adamaktayım.
“Performativitenin” dans, tiyatro ya da “performans sanatının” yerini aldığını iddia eden Rudi Laermans (2004), “çağdaş dansın” ancak açık ve şartlara bağlı, mobil bir tanımı olabileceğini söylüyor ve bunu illa multi-medya, disiplinlerarasılığı gerektirmeyen, her bir işi oluşturan heterojen unsurların etkileşimiyle dansın kendisini “özsüzleştirmeye” yönelmesi olduğunu ifade ediyor. Bu kategoriye konumlandırılan sanatçılar, “dansın” temsîlî gerçekliğine inanmayı reddediyor; bu reddi eserleriye icra ediyorlar. Bir anlamda “performatiflik” ikiye katlanıyor: “çağdaş dans” hem “performatif” bir kavram, hem de çağdaş dans altında icra edilen eserlerin kendileri performativite paradigmasının bir yoğunlaşması olarak ortaya çıkıyor.
Burada Türkçe’ye “edimsellik” olarak çevirebildiğimiz “performativite”yle neyi kastettiğimizi açıklayan bir parantez açmamız gerek, zira herkes performanstan ve performativiteden bahsediyor, fakat aynı şeyleri algıladığımızdan kuşkuluyum:
1980li yılların ikinci yarısında, araştırma nesnesi “performans” ve “performativite” olan “Performans Çalışmaları” adlı, sembolik-etkileşimci sosyoloji, kültürel antropoliji, yapısalcılık sonrası felsefe, dilbilim ve edebiyat eleştirisi gibi disiplinlerin araştırma konu ve yöntemlerini harmanlayan bir “inter-disiplin” oluştu. J.L. Austin’in How to Do Things With Words kitabında artiküle ettiği “performatif söz-edim” kuramı bu gidişata yön veren önemli bir çıkış noktasıydı. Buna göre, bir cümlenin temel işlevi yalnızca doğru bir bilgi (fact) belirtmek değildir. Bu tür saptayıcı, betimleyici cümleler ancak doğru ya da yanlış olarak değerlendirilebilir. “Performatif söz-edim” olarak adlandırdığı başka tür cümleler vardır ki bunlar 1) bu tür bir cümleyi telaffuz etmek yalnızca birşey söylemek değil, aynı zamanda belli bir eylemi gerçekleştirmektir, 2) bu tür cümleler doğru ya da yanlış değil, uygun/mutlu (felicitous) ya da uygunsuz/mutsuz (infelicitous) olarak değerlendirilebilirler. Yani, bir edim değeri taşırlar. Örneğin, duruma ve bağlama göre “söz veriyorum" ya da “sizi karı-koca ilan ediyorum” demek, bir eylem icra etmektir. Performatif ifadelerde anlam, söylemin ne dediği değil, ne yaptığı ya da yaptırttığıyla ilgilidir, yani dilin pragmatik boyutudur.
“Performativite” mefhumu sosyal ve beşeri bilimlerde de kullanılmaktadır. Bireylerin ya da toplulukların gündelik davranış ve söylemlerinde kimliklerini icra etmek suretiyle kurmaları durumudur. Örneğin, Judith Butler’ın toplumsal cinsiyet kuramına göre, kadınlık ya da erkeklik dediğimiz şey normların ve alışkanlıkları tekrarı ve her seferinde yeniden icrasıyla oluşur, önceden belirli ya da verili bir gerçeklik değildir.
Olay-laştırma
Eğer danstaki “çağdaşlık” ille de zamansallıkla (temporality) ilgiliyse, bu ilişki, zamanımızın estetik eğilimlerini temsil etmekten çok, dansın - özellikle 90lı yılların başından beri - “zamandaş” olmaya; izleyici ve icracının mevcudiyetlerin eş zamanlılığına yapılan bir vurgudur. Başka bir ifadeyle, dans ve performansın olay-laştırılması (eventalization) olarak düşünülebilir (Pouillade, 2007).
Pouillade’a göre, sahnelenen, sahneye dair (scenic) bir olay olarak dans, geçicilik ve eşzamanlılığın, zamandaş birilikteliğin yoğunlaşması ve karmaşıklaşması olarak düşünülebilir. Zaten dans, ancak ve ancak “zaman-daş” olabilir. Dans kendini ancak ve ancak sahnelenmiş olarak, sahnesel bir yapıya dönüştürerek bir iş/eser olarak sunar. Bir izleyiciye sesleniş, bariz bir alışveriş söz konusudur.
Bu noktada şöyle bir itiraz olabilir: bir dansın dökümantasyonu da bir performans olabilir, ortalıkta herhangi bir beden bile bulunmayabilir, dolayısıyla sahnesel bir eşzamanlılık gerekmez. Ancak, Pouillade burada sahnesel yapı derken genel anlamda bir tiyatro sahnesinden bahsetmiyor. Daha çok bir çerçeveden, “ilginin odaklanma mekanizması olarak bir yapıdan” bahsediyor. Bunun biçimi herhangi birşey ya da bağlam olabilir.
Pouillade, Fransız sahnesinde 90lı yıllarda Fransa’da dans alanında birtakım mutasyonlarlar tesbit ediyor. Kaldı ki, bu yalnzıca Fransa’da yaşanan, gelip geçici ve sınırla bir avant-garde hareket değil, eşzamanlı olarak farklı yerlerde yaşanmaya başlayan bir süreç. Bu sürecin ana özelliğini dansın scenic olana bağımlı olma durumuna odaklanma, mahküm edilmiş olduğu eşzamanlılığa dikkat çekmeye yoğunlaşma olduğunu söylüyor. 1990lara kadar dans adı altında yer alan eserler tekrar edilebilirliklerine dair kayıtsızdı. Yinelenebilir eserlerdi bunlar, yenilenebilir değil. Bir topluluğun repertuarında yer alan eserler yaratıldıkları ya da icra edilecekleri gerçek ortam ve koşullardan bağımsız olarak kurgulanırdı. Farklı yerlerde farklı turnelerde icra edilebilirlerdi; her türlü hava şartına uygun, ya da her türlü arazide gidebilen eserlerdi bunlar. Kendilerini başlıbaşına bir olay olarak kurmuyorlardı. Performans durumunun gerçekliğinin kendisini göz ardı etmek bunun icra ediliş biçimine de fazla bir eleştiri ya da yapıcı müdahale getirmiyordu. Dans performansının ne anlama geldiği onlar için apaçıktı.
1990lı yıllarda sabit ve maaşlı toplulukların yerini geçici ve proje bazlı koalisyonlar aldı. Koreograflar kariyerlerini özerk bir biçimde idare etmeye başladı. Bu yalnızca ekonomik koşulların gerektirdiği bir durum değil, bir tercihti. Örneğin, Mathilde Monnier topluluğunun 1999’da dağılmasının sebebi dansçıların ya da koreografın birbirlerine taahhüdünün belli bir projenin gerektrdiklerini aşamamasıydı. İşgücünün istikrarsızlığı artistik bir norm oldu. Süresi belirli olmayan kontratlar yalnızca ekonomik durumdan dolayı değil, sanatsal üretimin yeni biçimleri ve arayışlarından dolayıydı.
Eserler bir tek koreografın ürünü olmaktan çıkarak yerel ve geçici bir koalisyonun yine yerel ve geçici bir sonucu olmaya başladı. Koreografik emek ve emeğin dağılımı değiştikçe sonuç da değişti. Koreograflar eserlerini spesifik fiziksel ve ekonomik durumlara adapte etmeye başladılar. Eserler yapım, sunum ve turnelerin kendine özgü ekonomik koşullarına ve bağlamına entegre olmaya başladı. Yapımcıların çoğu da eserleri yeni olmaları veya o festivale ya da bağlama uygunlukları konusunda desteklemeye başladı.
Refleksivite ve Özsüzleştirme
“Koreografi” nosyonunun kendisi de sorunsallaştırıldı. Belli bir jestsel izin sabitlenmesi ve bir dansçı tarafından her akşam mekanik bir şekilde icra edilmesi olmaktan çıktı. Daha çok her an yeniden karşılaşılan yeniden deneyimlenen bir açık uçlu bir aygıt olmaya başladı. Koreografik yazımın bu şekilde açılmasıyla sahnelenen olay mekanik bir icradan ziyade yaratım sürecinin bir partneri haline geldi.
“Dans” da problematik bir kavrama dönüşüyor. Önceleri, dansın ne olduğuna dair göreli bir konsensus vardı ve birçok tarza, yaklaşıma rağmen, gündelik olan hareketten bariz bir ayrışma söz konusuydu. Koreografiye ve dansa dair sorgulamalar Amerikan postmodern dansına bir geri dönüşü çağrıştırıyor olabilir; fakat, bu hareketler, postmodern dansın özünün ne olduğuna dair analitik sorular içeriyorken şu anki mutasyon “icra etmenin” ne olduğu sorusuna doğru bir kayış içeriyor. Dansın temel malzemesinin hareket, hatta ve hatta beden olması gerekmediği vurgulanırken yerine başka tanımlayıcı bir “öz” konmuyor.
Gösteri nosyonunun sorunsallaştırılması söz konusu. 1980lerde sahnelenen gösteriler nötr ve transparan eylemlerdi. Örneğin, Maguy Maran’ın May B’si gibi eserler, seyircilerin dışardan bakarak deşifre etmeye çalıştığı kapalı bir evren olarak sunuluyordu. Ancak Jerome Bel’in Show Must Go On adlı popüler kültürden birçok öğe devralan ve seyircinin kolektif hafızasının o anda harekete geçirilmesine dayanan koreografisi gibilerse, sahne üzerinde kendi işleyişini tematize ediyor, kendi kendinin nesnesi haline geliyorlar; dışarıdaki evren ve içeridekinin diyalektine dayanıyorlar.
Çağdaş dans sahnesinde, dansı, koreografiyi oluşturan unsurların ve bunların sunum bağlamlarının ta kendilerinin araştırma nesnesi oluşu açısından açık bir refleksivite söz konusudur. Refleksif düşünce ya da refleksivite (dönüşlülük), kendini gözlem ve analiz konusu olarak alma durumudur; kendi hakkında, kendi üzerine düşünen, kendisini bir obje gibi ele alıp bakma olarak tanımlanabilir. Charles Taylor gibi siyasal felsefe düşünürleri, radikal refleksiviteyi modernliğin karakteristiği olarak görmektedir. Belki bir anlamda, hâlâ modern olmaya çalışıyoruz...
Kaynakça
Leaermans, Rudi (2004) “Performing the Belief in Contemporary Dance” lecture at Amperdans, www.sarma.be
Lepecki, Andre (2004) “The Concept and Presence: The Contemporary European Dance Scene” Re-Thinking Dance History, Alexandra Carter (ed)., New York and London: Routledge.
Manning, Susan (1998) “Modernist Dogma and Post-modern Rhetoric,” TDR 120: 32-9.
Pouillade, Frédéric. Scène and Contemporaneity, 2007, TDR 51:3 pp 124-135

